Bir Karınca Meselesi🐜

Bir Karınca Meselesi

"Küçük adımların, büyük hakikatlerin izinde bir ömür rehberi..."

Adaletin Terazisi: Cihan Sultanı ve Karınca

Osmanlı’nın en güçlü devrinde, Kanuni Sultan Süleyman sarayın bahçesindeki meyve ağaçlarını kurutan karıncalar için bir çözüm arar. Ancak o, sadece bir hükümdar değil, aynı zamanda bir şairdir. Meseleyi Şeyhülislam Ebussuud Efendi’ye o meşhur beyitle sorar:

"Dırahtı ger sarmış olsa karınca / Günahı var mı karıncayı kırınca?"
(Eğer karınca ağacı sarmışsa, onu yok etmenin bir vebali var mıdır?)

Şeyhülislam'ın cevabı, adaletin sadece insanlara değil, tüm mahlukata ait olduğunun dersidir:

"Yarın Hakk’ın divanına varınca / Süleyman’dan hakkın alır karınca."

Bu kıssa bize şunu fısıldar: Güç ve yetki ne kadar devasa olursa olsun, bir karıncanın hakkı karşısında eğilmek zorundadır. Gerçek büyüklük, en küçüğün hukukunu korumaktır.

Safını Belli Etmek: Bir Damla Suyun Azameti

Hz. İbrahim’i yakmak için hazırlanan o devasa Nemrut ateşi göğe yükselirken, küçük bir karınca ağzında bir damla suyla yola düşer. Görenler alay ederek sorar: "Senin o bir damla suyun bu koca ateşi söndürür mü?" Karınca, niyetin neticesinden daha kutsal olduğunu ilan eder:

"Sönmeyeceğini ben de biliyorum; lakin hiç olmazsa safım belli olsun."

Hayat bazen üzerimize dağ gibi meselelerle gelir. Başarıya ulaşıp ulaşmamak her zaman bizim elimizde olmayabilir; lakin doğru tarafta durmak ve o yönde bir adım atmak tamamen bizim irademizdir. Karınca bize öğretir ki; istikamet, neticeden daha mühimdir.

Sözün İnceliği: "Bile"den İncinmek

Büyük şair Fuzûlî, bir derya olan irfanıyla bizi uyarır: "Karıncayı bile incitmem deme! Bile'den incinir karınca." Buradaki incelik muazzamdır. Karıncayı "bile" diyerek küçümsemek, onu varlık aleminde değersiz görmek aslında kibrin bir yansımasıdır.

Söz söylemek irfan ister. Bir insan olarak her kelimemizin, diğer insanların ruhunda nasıl bir iz bırakacağını hesaplamak zorundayız. Karıncayı "bile" diyerek basitleştirmeyen bir dil, gerçek insanlığın ve nezaketin kapısıdır.

Mûr-ı Nâtüvân: 45 Yaşından Sonra Başlayan Hikâye

Dünya mimarlık tarihinin zirvesi Mimar Sinan, eserlerinin altına "Mûr-ı Nâtüvân" (Güçsüz Karınca) imzasını atardı. Koca Sinan bize şu büyük dersi verir: O, bugün hayranlıkla baktığımız şaheserlerini inşa etmeye başladığında 45 yaşındaydı.

Ustalık dönemine ve en büyük dehasına hayatının ikinci yarısında adım atan Sinan, "geç kaldım" diyen her ruha bir umut ışığıdır. 45 yaşından sonra taşları konuşturan o azim, karınca gibi her gün sabırla taş üstüne taş koymanın bir mükafatıdır. Gelişimin ve üretmenin yaşı yoktur.

Emeğin Takdiri: Karınca Kararınca Yaşamak

Dilimize pelesenk olan "Karınca kararınca" deyimi, imkanları kısıtlı olsa da elinden gelenin en iyisini yapmayı temsil eder. Karınca, kendi sikletinden ağır yükleri kaldırırken bize kapasitemizin ötesine geçmeyi öğretir.

La Fontaine’in meşhur hikayesinde karınca, ağustos böceğine karşı sadece "çalışkan" değil, aynı zamanda matematiksel bir strateji uzmanıdır. Kışın geleceğini hesaplayan, anlık eğlenceyi yarınki huzura feda eden bir ileri görüşlülüğe sahiptir. Ağustos böceği anlık yaşarken, karınca geleceği inşa eder. Bu, emeğin ve planlı çalışmanın zaferidir.


Sözün Özü:

Gücün zirvesindeyken Kanuni gibi adil, yolun başında ve yalnızken İbrahim’in karıncası gibi sadık, konuşurken Fuzûlî gibi zarif, yaşın kaç olursa olsun Sinan gibi azimli ve ömrünü karınca kararınca emekle ören bir insan ol...

Yasin BÜYÜKÜNLÜ

Yorum Gönder

Daha yeni Daha eski