Sıraların Üzerine Çıkmaya Hazır Mısınız? Bir Öğretmenin Gözünden Ölü Ozanlar Derneği
"Kitap okuyor musun Bay Anderson?"
"Hayır okumuyorum, hiç eksikliğini de hissetmiyorum."
"Ama biz hissediyoruz..."
İnternette dolaşan bu anonim replik, aslında eğitimin ve okumanın en can alıcı noktasına parmak basıyor: Eksikliği hissedilmeyen bir yoksunluk.
Bir matematik öğretmeni olarak, sayılarla, denklemlerle ve formüllerle aram her zaman iyi olmuştur. Ancak hayat, sadece $x$'i bulmaktan ibaret değil. Hayat, o $x$'i bulurken kurduğunuz mantıkta, o problemin içine gizlenmiş hikayededir. İşte tam bu noktada, eğitimin en büyük klasiği olan Ölü Ozanlar Derneği (Dead Poets Society) filmine ve Bay Keating'in bize ne anlatmaya çalıştığına değinmek istiyorum.
"Müfredat" mı, "Hayat" mı?
Filmdeki Welton Akademisi'nin dört temel prensibi vardır: Gelenek, Onur, Disiplin ve Mükemmellik. Kulağa hoş geliyor, değil mi? Ancak film bize bu kelimelerin içinin boşaltıldığında, eğitimin nasıl bir "tek tipleştirme fabrikasına" dönüştüğünü gösteriyor.
Biz öğretmenlerin ve siz değerli öğrencilerin sıkça düştüğü bir tuzak var: Sadece sınava hazırlanmak. Evet, üniversite sınavı (YKS) önemli, notlar önemli. Ama Bay Keating'in öğrencilerine şiir kitabının "şiirin matematiksel analizi" ile ilgili önsözünü yırttırdığı o sahne... İşte orası eğitimin başladığı yerdir.
Bir şeyi sadece sınavda çıkacak diye öğrenmekle, ruhunuzu beslemek için öğrenmek arasında devasa bir fark vardır. Matematikte bir teoremin ispatını anladığınızdaki o "aydınlanma" anı ile, güzel bir dize okuduğunuzda hissettiğiniz ürperti aynı yerden beslenir: Merak ve Tutku.
Neden Okumalıyız?
Filmde Bay Keating, öğrencilerine şöyle der:
"Tıp, hukuk, işletme, mühendislik... Bunlar soylu uğraşlardır ve hayatı sürdürmek için gereklidir. Ama şiir, güzellik, romantizm, aşk... Bunlar ise uğruna hayatta kaldığımız şeylerdir."
Neden kitap okumalısınız biliyor musunuz? Yüz soruda yüz net yapmak için değil. Kelime dağarcığınız gelişsin diye de değil (bu sadece yan etkidir). Okumalısınız; çünkü bir insanın tek bir ömre sığdıramayacağı binlerce hayatı, binlerce duyguyu ve tecrübeyi deneyimlemenin tek yolu budur.
Okumayan insan, sadece kendi gördüğü kadarıyla dünyayı yorumlar.
Okuyan insan ise, başkasının gözüyle de bakabilmeyi, empatiyi öğrenir.
"Eksikliğini hissetmiyorum" diyen Bay Anderson'a verilecek en güzel cevap şudur: Köleler de özgürlüğün eksikliğini hissetmezler, ta ki özgürlüğün ne olduğunu bir kitapta okuyana kadar.
Carpe Diem: Anı Yakala (Ama Doğru Şekilde)
Filmin en çok yanlış anlaşılan mottosu: Carpe Diem. Bu, "boş ver, gününü gün et, yarına Allah kerim" demek değildir sevgili gençler. Bu; "Geleceği inşa ederken, şimdiki zamanın içindeki o eşsiz fırsatı kaçırma" demektir. Dersteyken dersin hakkını ver, teneffüsteyken oyunun hakkını ver, kitap okurken o sayfanın hakkını ver.
Bir matematikçi gözüyle bakarsak; hayat bir fonksiyon grafiği gibidir. İnişleri ve çıkışları olacaktır. Önemli olan o eğrinin altında kalan alana ne kadar anlam sığdırdığınızdır.
Son Söz: Kendi Yürüyüşünüzü Bulun
Filmin sonunda öğrencilerin, okul müdürünün baskısına rağmen masaların üzerine çıkıp "O Captain! My Captain!" diye bağırdıkları sahne, bir öğretmenin alabileceği en büyük ödüldür. O çocuklar orada sadece öğretmenlerini selamlamıyorlardı; onlar orada "Artık dünyaya kendi açımızdan bakıyoruz" diyorlardı.
Sizden isteğim; test kitaplarının arasına sıkışıp kalırken, hayal kurmayı unutmayın. Arada bir masaların üzerine çıkın (mecazen!) ve hayata farklı bir açıdan bakın.
Unutmayın; sözcükler ve fikirler dünyayı değiştirebilir. Ve o dünyayı değiştirecek olanlar, soru çözenler değil, sorun çözenler ve hayal kuranlar olacaktır.
"Sizin de hayatınıza dokunan, bakış açınızı değiştiren bir film veya kitap var mı? Yorumlarda buluşalım.👇🏻
